“Değişim” ve “Süreklilik”... insan hayatının iki temel ihtiyacı. Ama ikisi birbiriyle çelişiyor. “Hangisinden yana tavır alacağız” diye bir soru anlamsız, çünkü bu soyut düzeyde bunun bir cevabı yok. Tabii peşin ve dogmatik tavırlar benimsemek kolay, “Ben her değişimi desteklerim” ya da “Ben her değişime karşı çıkarım”, ikisi de, hem yanlış, hem zaten mümkün değil. Her değişimden yana olanların son derece muhafazakâr olabildiğini, muhafazakâr cephede olanların da –iyi veya kötü– yığınla değişimin aracısı olduğunu gösteren yığınla örnek var tarihte. Bizim tarihimizde belki daha da fazlası var.

“Süreklilik” insanın psikolojik olarak kendini güvende hissetmesinin temel koşullarından biri. Her şeyin her an değişmekte olduğu bir dünyada yaşayamayız. Bir ayda aklımızı kaybederiz. Düşünün, her sabah gözünüzü açtığınızda pencerede başka perde var. Duvara astığınız resim gitmiş, yerine başkası gelmiş. Çay yapmaya mutfağa gidiyorsunuz, ocak değişmiş, ocağın yeri değişmiş. Sevdiğiniz çayın yerine yenisi gelmiş. Kâbus! Çıldırırsınız. “Ben ben miyim? Benim babamın adı neydi? Yok, yahu, o Hüseyin’in babası değil miydi?” falan...

Ama “değişim”de bir zorunluluk. Kimi zaman, bir şeyleri, eskiden yaptığınız gibi yapamazsınız. Niye? Koşullar değişmiştir, imkânlar, araçlar değişmiştir. Bodrum’dan Beyrut’a yelkenle gidebilir misiniz? Gidebilirsiniz tabii. Ama buna ne derler? “Spor” derler. “Adam çok iyi yelkenci, yelkeni bir açtı, Beyrut’a vardı” derler. Ama Beyrut’ta bir ithalatçıya fermuar satmak üzere iş konuşması yapmaya gidiyorsanız, normal ahvalde, Bodrum’dan yelken mi açarsınız, yoksa söz gelişi Yeşilköy’den yola çıkmayı mı tercih edersiniz?

İşte bu koşullar hiç durmuyor, habire değişiyor. İnsan hayatının dinamizmi bu ve bu dinamizm gün geçtikçe büyüyor; büyüdükçe de öbür temel ihtiyaçlarla çelişiyor ve çatışıyor ve yukarıda değindiğim türden bir nevroza doğru itiyor insanları.

Yani, uzun lafın kısası, bu iki uç arasında, makul yollar bulmak gerekiyor. Bunu söylemesi kolay, gerçekleştirmesi kolay değil. Çünkü aslında her somut durumda bize kolay yol gösterecek bir formül ya da reçete yok. Her somut durumda, onun dikte ettiği koşullar çerçevesinde düşünerek bir çözüm üretmek durumundayız.

New York kadar modern, dinamik kent var mı dünyada? Bir New York Belediye Başkanı çıksın, “Times Square’e Özgürlük Heykeli’nin aynı boyutlarda bir erkek karşılığını dikeceğim. İkisi birbirleriyle haberleşecek” dese ya da bir Belediye Başkanı “Dubai’deki yapay kar merkezinin eşini Central Park’ta kuracağım, New Yorklu hemşehrilerim yazın da ski yapabilsin” dese, bunlar bir daha Belediye Başkanı seçilir mi?

Bu dediklerimden, Taksim’e doğru yola çıktığım belli oluyor herhalde. Bakın, Londra’da Oxford Circus veya Piccadilly’de oranın karakterini değiştirecek bir şey yapmak kimsenin aklından geçmez. Çünkü bunlar herkesin çok iyi bildiği, herkesin çok anı biriktirdiği yerlerdir. Oralarla oynarsanız, çok insanın bilinçdışı dengesini bozmuş olursunuz. Bundan doğrudan kaybedecek olanlar vardır, yenilik yüzünden işyeri kapanacaktır, falan filan. Bunlar kötü, olmaması gereken şeyler. Ama aslında orada yeri meri olmayan, Şehremini’nde oturan adama da dokunmuş olursunuz, çünkü oranın o adam için taşıdığı anlamı buruşturmuşsunuzdur.

Böyle şeyleri yapacak yerler her kent mekânında bulunur. Londra’da, Thames kıyısına, “London Eye” diye o koca tekerliği diktiler. Kimse tedirgin olmadı. Koca Louvre’un ağzına camdan piramidi diktiler. Camdı, şeffaftı, genel görünümü değiştirmiyor, bozmuyor, onunla eklemlenebilir bir yeni öge olarak geliyordu. Ve sorun haline gelen “Louvre’a giriş” prosedürünü çözüyordu. Yani, somut ve pratik bir nedeni de vardı.

Bu konu, en az bunun kadar çetrefil bir başka konuya uzanıyor ki ikisi birden çözülürse çözülür ancak. Bu da “karar”, “katılım”, “uzman bilgisi”, “toplum talebi” gibi şeyler arasında nasıl bir denge kurmak gerektiği konusu.

 

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×